Sönmemiş kireç suyla buluşunca ısı açığa çıkar; Makyavelci siyaset de halkın korkuları ve ihtiyaçlarıyla temas ettiğinde benzer bir toplumsal hararet üretir. Kuzey Kıbrıs’ta asıl soru artık kimin sevildiği değil, yurttaşın gerçekten özgürce sevip sevemediğidir.

Sönmemiş kireç suyla buluştuğunda masum bir temas yaşanmaz. Kimyada bu olayın formülü basittir: CaO + H₂O → Ca(OH)₂ + ısı. Yani kalsiyum oksit suyla birleşir, sönmüş kirece dönüşür ve bu sırada ciddi bir ısı açığa çıkar. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir tepkime gibi görünür; fakat içinde kabarma, kaynama, yakıcılık ve dönüşüm vardır.

Siyaset de bazen böyledir.

Özellikle küçük toplumlarda siyaset, yalnızca fikirlerin, programların ve ilkelerin yarışı olmaktan çıkar. İnsan ilişkilerinin, geçim kaygısının, işe girme beklentisinin, terfi umudunun, makam arzusunun, ihale düzeninin, geçici istihdamın ve kişisel sadakat ağlarının içine karışır. O noktada siyaset artık soğukkanlı bir kamu hizmeti değil, temas ettiği her şeyi ısıtan, kabartan ve zamanla dönüştüren bir kimyasal tepkimeye benzer.

Kuzey Kıbrıs’ta bugün yaşadığımız siyasal iklimi anlamak için bazen uzun teorilere değil, bu küçük kimyasal deneye bakmak yeterlidir. Sönmemiş kireç nasıl suyla temas edince ısı çıkarıyorsa, Makyavelci siyaset de halkın korkularıyla, ihtiyaçlarıyla ve beklentileriyle temas edince toplumsal bir hararet üretir.

Burada sönmemiş kireç çıplak iktidar arzusudur. Su ise halktır; daha doğrusu halkın umudu, yorgunluğu, geçim derdi, işsizlik korkusu ve çocuğuna gelecek kurma telaşıdır. Ortaya çıkan ısı ise toplumun içinde biriken öfke, kırgınlık, bağımlılık ve sessizliktir.

Makyavelci anlayış, siyasetin ahlakla bağını gevşeten bir akıldır. Bu anlayışta önemli olan doğru olanı yapmak değil, sonucu almaktır. Sevgi bile doğal bir duygu olmaktan çıkar, yönetilmesi gereken bir araca dönüşür. Halkın güveni kazanılmaz, organize edilir. Halkın rızası inşa edilmez, yönlendirilir. İnsanların ihtiyaçları giderilmez; çoğu zaman o ihtiyaçlar üzerinden yeni bağlılık ilişkileri kurulur.

İşte Kuzey Kıbrıs’ta “sevilmek” meselesinin geldiği nokta biraz da budur.

Eskiden siyasetçi, yaptığı işlerle sevilmek isterdi. Bugün ise kimi siyasetçi, sevilmeyi de bir stratejiye çevirmiş durumda. Vatandaşla kurulan ilişki samimi bir kamu sorumluluğundan çok, hesaplanmış bir yakınlık gösterisine dönüşebiliyor. Bir düğünde görünmek, bir cenazede en önde durmak, bir hastane koridorunda telefonla “ben ilgilenirim” demek, bir tayine aracılık etmek, bir bursu kişisel iyilik gibi göstermek, bir geçici işi büyük bir lütuf olarak sunmak, zamanla siyasetin yerleşik dili haline geliyor.

Böylece sevgi, hak edilmiş bir toplumsal güven olmaktan çıkıyor; bağımlılık ilişkilerinin ambalajına dönüşüyor.

Oysa demokratik bir toplumda yurttaş siyasetçiye minnet duymaz. Hesap sorar. Siyasetçi de yurttaşa lütuf dağıtmaz. Görev yapar. Aradaki fark çok büyüktür. Çünkü birinde yurttaş vardır, diğerinde müşteri. Birinde kamusal hak vardır, diğerinde kişisel ricayla açılan kapılar. Birinde kurum vardır, diğerinde “birini tanıyor musun?” düzeni.

Kuzey Kıbrıs’ın en büyük çıkmazlarından biri tam da burada duruyor. Bizde siyaset çoğu zaman büyük idealler üzerinden konuşulur ama gündelik hayat küçük bağımlılıklar üzerinden yürür. Demokrasi, hukuk devleti, eşitlik, özgürlük, federal çözüm, egemenlik gibi büyük kavramlar meydanlarda yankılanırken vatandaşın kapısında çok daha basit bir soru bekler: “Benim işim ne olacak?”

Bu soru masumdur. Çünkü insan geçinmek zorundadır. Çocuğunu okutmak, evini döndürmek, geleceğini kurmak zorundadır. Asıl sorun bu soruyu soran yurttaşta değil, bu soruyu siyasal sadakat üretmenin hammaddesi haline getiren anlayıştadır.

Seçim dönemlerinde kapısı çalınan gencin derdi ideolojik bir nutuk dinlemek değildir çoğu zaman. O genç iş ister, güvence ister, gelecek ister. Bir anne çocuğunun özel eğitim desteğine ulaşmasını ister. Bir emekli ilacını alabilmek ister. Bir küçük esnaf ayakta kalmak ister. Bir köylü üretiminin karşılığını görmek ister. Bir akademisyen liyakat ister. Bir öğretmen atanırken hakkının yenmeyeceğine inanmak ister.

Ama kurumlar zayıfladığında, haklar kişilerin eline düştüğünde, vatandaş devleti değil de “tanıdığı birini” aramaya başladığında, orada siyaset artık kamu hizmeti olmaktan çıkar. Aracılık düzenine dönüşür.

Makyavelci siyaset tam da burada çalışır. Halkın ihtiyacını görür ama o ihtiyacı ortadan kaldırmak için değil, yönetmek için kullanır. Yoksulluğu bitirmez; yoksulluğun kendisine muhtaçlık üretmesine izin verir. Kurumları güçlendirmez; kurumların zayıflığından kişisel güç devşirir. Liyakatin yerine sadakati koyar. Hak arayanı rahatsız, biat edeni makbul yurttaş sayar.

Sonra da bütün bu düzenin üzerine “halk bizi seviyor” cümlesini yerleştirir.

Peki bu gerçekten sevgi midir?

Bir insan sizi özgürce, korkmadan, çıkar hesabı yapmadan, herhangi bir kaybı göze almadan destekliyorsa buna sevgi denebilir. Ama bir toplumda insanlar işini kaybetmemek, çocuğuna kadro bulmak, ihalesini sürdürmek, tayinini yaptırmak, bursunu kaybetmemek, dışlanmamak ya da yalnız kalmamak için susuyorsa, orada sevgi değil, siyasallaşmış mecburiyet vardır.

Bu mecburiyetin alkışı gür çıkar ama içi boştur.

Kuzey Kıbrıs gibi küçük toplumlarda bu daha da yakıcıdır. Çünkü herkes herkesi tanır. Bir kişinin söylediği söz, ertesi gün bir başka masaya ulaşabilir. Bir eleştiri, bir başvuru dosyasının önüne gölge gibi düşebilir. Bir sosyal medya paylaşımı, bir telefon konuşmasına dönüşebilir. Böyle toplumlarda özgürlük yalnızca anayasal bir kavram değildir; insanın günlük hayatta korkmadan konuşabilmesidir.

Sönmemiş kireç suyla temas ettiğinde nasıl ortalık bir süre kaynar, sonra geride sönmüş bir madde kalırsa, Makyavelci siyaset de toplumu önce ısıtır, sonra yorar, en sonunda da tepkisizleştirir. İnsanlar bir noktadan sonra haksızlığa şaşırmaz. Kayırmacılığı olağan görür. Liyakatsizliği kader sayar. Kurumların çürümesini konuşur ama değiştireceğine inanmaz.

En tehlikeli aşama da budur: Toplum yanmayı bırakır, sönmeye başlar.

Sönmüş toplum, yalnızca sessiz toplum değildir. Aynı zamanda alışmış toplumdur. Haksızlığa alışmış, torpile alışmış, geçici çözümlere alışmış, günü kurtarmaya alışmış toplumdur. Büyük sözlere inanmaz ama küçük lütuflara razı olur. Devletten hak talep etmek yerine bir siyasetçiden iyilik bekler.

Bu düzenin en ağır bedeli demokrasinin içinin boşalmasıdır.

Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir. Demokrasi, yurttaşın kimseye minnet duymadan yaşayabilmesidir. Kamu kaynaklarının parti sadakatine göre değil, toplum yararına göre kullanılabilmesidir. Bir gencin işe girmek için bir parti kapısında beklememesidir. Bir öğretmenin, bir hekimin, bir memurun, bir akademisyenin, bir iş insanının kendini güvende hissetmesidir. Siyasetçinin sevilmek için değil, denetlenmek için var olduğunu bilmesidir.

Bugün Kuzey Kıbrıs’ın ihtiyacı olan şey yeni bir kişisel kurtarıcı değildir. İhtiyaç duyulan şey, bu kimyasal tepkimeyi durduracak yeni bir siyasal ahlaktır.

Kamu istihdamında liyakat, sosyal yardımlarda şeffaflık, eğitimde fırsat eşitliği, sağlıkta erişilebilirlik, belediyelerde hesap verebilirlik, üniversitelerde kalite, devlet yönetiminde kurum kültürü, siyasette ise ahlaki sınır yeniden kurulmadıkça bu tepkime devam eder.

Sönmemiş kireci suyla buluşturduğunuzda ortaya çıkan ısı kaçınılmazdır. Ama toplumu iktidar hırsıyla, kişisel çıkarla ve Makyavelci hesaplarla buluşturduğunuzda çıkan yangın kader değildir. Bu yangın ancak kurumlarla, şeffaflıkla, liyakatle, hesap verebilirlikle ve yurttaşlık bilinciyle söndürülebilir.

Çünkü mesele artık kimin sevildiği değildir.

Mesele, halkın gerçekten özgürce sevip sevemediğidir.

Daha da önemlisi şudur: Kuzey Kıbrıs’ta siyaset, halkı sevmekten çok halka kendini sevdirmeyi öğrenmişse, orada yalnızca siyaset değil, toplumsal vicdan da tepkimeye girmiş demektir.

Geriye şu soru kalır: Biz bugün bile canlı, tepki veren, hesap soran bir toplum muyuz; yoksa çoktan sönmüş kirece mi döndük?